KÜRT AÇILIMI’NA DAİR
Son günlerde kamuoyu gündemini en fazla meşgul eden konu içeriğinin ne olduğu henüz açıklanmamış olan Kürt Açılımı konusudur.
Açılım denen bu garip sürecin tam olarak ne anlama geldiğini anlamak için dört N (ne, neden, nasıl, ne zaman, nerede) bir K (kim tarafından) sorusu ile durumun irdelenmesi faydalı olacağını düşünüyorum. Dört n diyorum çünkü ‘nerede’ sorusunun cevabı basit ‘Türkiye’de….
Sırayla gidersek ‘paketin içinde ne var sorusu’ ilk sorumuz oluyor. Bu sorunun cevabı açılımı diline dolayanlar tarafından henüz net olarak verilmedi. Açılımın içinde bazı yerlere eski isimlerinin verilmesinden federasyonun tartışılmasına varıncaya kadar birçok hususun girmesi mümkün. Her ne kadar Hükümet ve Milli Güvenlik Kurulu ülke bütünlüğüne vurgu yapsa da federasyon ve özerklik konuları da hararetle tartışılır oldu. Hatta Türkiye’deki Kürtlerle Irak’taki Türkmenlerin mübadele edilmesinden bile söz edilmeye başlandı.
Hükümetin içeriğinden hiç bahsetmeden bir açılım yoluna gitmesi, Rusya’da Boris Yeltsin’in ilk yıllarındaki politikalarını hatırlatıyor. O dönemde Yeltsin ülkedeki farklı etnik topluluklara ve eyaletlere seslenmiş ve ‘yutabileceğiniz kadar özgürlük alın’ demişti. O dönem Sovyetlerin çöktüğü dönemdi. Şimdi de AKP muhtemelen Türkiye’deki bütün direniş noktalarının kırıldığını düşünüyor ve içeriği açıklamadan ne kadarlık bir açılımın yutulabileceğini anlamaya çalışıyor. Gerçi Yeltsin zamanında yutulmaya çalışılan bu özgürlükler daha sonra Putin döneminde fazlasıyla kusturuldu ancak bunu konuşmak için henüz erken olduğundan şimdilik bunu bir tarafa bırakalım.
Açılımın içeriğini belirleme işi sözde aydınlar ve Kürtçülere bırakılınca herkes iştahına göre bir açılım peşine düştü. Federasyon ve özerklik diyenler ülkenin en doğusunda en batılı model nasıl uygulanır diye tartışmaya başladılar. Avrupa’nın en batısındaki ülke olan İspanya’daki uygulamaları ülkenin en doğusundaki bölgede uygulama gayretine düşenler nedense Rusya’nın da bir federasyon olduğunu, Doğu Türkistan’ın da özerk bir bölge olduğunu bir türlü görmek istemiyorlar.
İçeriğe ilişkin net bir şey açıklanmamış olmakla beraber dedikodulara bakılırsa –ki içinde bulunduğumuz durumda dedikoduların nerede bitip Hükümet politikalarının nerede başladığını tayin etmek artık mümkün değildir- yer isimlerinin değiştirilmesi, Kürtçe eğitim, genel af, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması hatta özerklik ve federasyon açılımın kapsamı içindedir.
Yer isimleri meselesi bir dönemin Kürtçe yasağı meselesini andırıyor. Ancak bu defa bir farklılık mevcut o da bölgede Kürtçe bir yer isminin bulunmaması…
Hatırlayacaksınız bir ara tutturmuşlardı bir Kürtçe yasağından ve bu yasağın kaldırılması gereğinden… 1980’li yıllarda Urfa Suruç Lisesi’nde bir dönem okumuş ve Diyarbakır, Kars, Ağrı, Iğdır gibi illerimizde bulunmuş ve bazılarında uzun süre yaşamış birisi olarak bu yasağa hiçbir zaman uyulmadığını ve hatta birçok kimsenin bu yasağın varlığından bile haberdar olmadığını söylemem gerekiyor. 12 Eylül döneminde yapılan birçok saçma düzenlemede olduğu gibi bu düzenlemede de uygulanabilirlik hiç göz önünde bulundurulmamıştı. 1980-1990 döneminde üniversitede okuyan öğrencilerin birçoğunun da hatırlayacağı gibi öğrenci yurtlarının duvarlarında eşyalarımızı dolaplarımıza nasıl yerleştireceğimizi gösteren talimnameler vardı. 12 Eylül yönetimi öğrencilerin donlarını bile dolabın hangi rafına koyacaklarını açıkça düzenlemişlerdi. Peki bu kurallara kim uyuyordu? Hiç kimse. Bölgede yaşamış birisi olarak Kürtçe yasağının da yurtlardaki bu düzenlemelerden çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Hatta askerde bile eratın serbestçe Kürtçe konuştuklarını çok defa görmüşümdür. Kürtçe konuşan erler sadece Kürtçe bilmeyen erler gelip ‘Bize küfür mü ediyorlar anlamıyoruz. Söyleyin yanımızda Türkçe konuşsunlar’ diye şikayetçi oldukları zaman Türkçe konuşmaları yönünde ikaz edilirlerdi.
O günlerde Kürtçe yasağı kalksın diye gereksiz gürültü yapan zevat şimdi yer isimleri diye tutturdu. Sanki bölgede Kürtçe yer ismi varmış gibi… Bölgedeki eski isimlerin çoğu Bizans döneminden kalma Ermenice ve Rumca isimler. Kürtçe yer ismi falan yok ya da yok denecek kadar az. Ayrıca yer ismi Türkçe olunca neden rahatsızlık duyuluyor anlamak mümkün değil. Ağrı’nın eski adı Karaköse ve özbeöz Türkçe. Ağrı ilinin ismi Karaköse olarak değiştirilince Türkçe isimli yerlerden rahatsız olan bu efendiler Ağrı’yı terk mi edecekler? Ya da Diyarbakır’ı? Diyarbakır’a Amed diyorlar, sanki Amed Kürtçe imiş gibi. Amed ismi Bizansın Diyarbakır şehrine verdiği isim olan Amida'dan geliyor. Diyarbakır ismi ise buraya yerleşen Arap kabilesi Bekirler’den geliyor. Bir kısım köy ve kasaba isimlerine gelince bunların eski isimlerini isteyen zaten kullanıyor. Birçok yerde eski ve yeni isimler beraber kullanılıyor kimsenin de karıştığı yok. Türkçe yer isimlerini tabeladan ve resmi yazışmalardan da kaldıralım ve bölgedeki bütün yer isimlerini mümkün mertebe Ermenice ve Rumca isimlerle değiştirelim diyenlerin Kürtçe aşkı ile değil Türkçe düşmanlığı ile hareket ettikleri son derece açık… Ve bu Türkçe düşmanlığının kökeninde de Türk düşmanlığı yatıyor.
Yer isimlerinde bile Ermenice ve Rumcayı Türkçe’ye tercih edenlerin ‘ayrılmak istemiyoruz, birlikçe ve kardeşçe yaşayalım sözleri’ de böylece anlamını kaybetmektedir. Şartlar olgunlaşmadığı için ayrılmayı açıkça telaffuz etmeyenlerin- ki bunlar PKK-DTP ekseninde siyasi tercihte bulunanlardır- diğer bütün talepleri gelecekteki bir ayrılma üzerine odaklanmış görünmektedir. Kürtçe eğitim, yerel yönetimlere daha fazla yetki tanınması ya da özerklik ve federasyon talepleri bölünmeye giden yolun yapı taşları olacaktır.
Açılım yaygaralarının vazgeçilmez konularından biri de genel af. Gerçi halkımız af konusunda son derece hassas ve affa karşı ancak yine de affın altyapısı oluşturulmaya devam ediliyor. Zaten Ergenekon operasyonları ile affa karşı çıkması muhtemel bütün kesimler içeri alınıp susturuldu. Dahası affa karşı çıkması muhtemel kesimler affa muhtaç hale getirildi. 12 Eylül darbesinde hem sağcıları hem solcuları asarak adaleti yerine getirdiğini iddia eden müptezeller gibi açılımcılar da bir genel af ile hem PKK’lıları hem de onlarla geçmişte mücadele edenleri affedip adaleti –güya- tecelli ettirme peşindeler. Zaten maum cemaatin yayın organları ve kulları epey zamandır PKK’nın Ergenekon adlı örgütün bir alt birimi olduğuna dair propaganda yapıyorlar. Onlara göre asıl suçlu bu Ergenekon denen örgüt… PKK’lılar ise bunlar tarafından kandırılmış zavallı kader kurbanları… Eh hal böyle ise zaten affın çıkmaması adaletsizlik olur herhalde… Şunu da belirtmekte fayda var ki bugün af konusunda en ısrarcı olması beklenen DTP aftan en büyük zararı görenlerden birisi olacaktır. Eğer böyle bir af olursa dağdan inenlerin bağdakileri (DTP’lileri) nasıl kovduklarını da hep beraber yaşayıp göreceğiz.
Bu arada Agenda Araştırma tarafından Ağustos 2009’da yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre Türkiye’de genel affa karşı çıkanların oranı % 80 civarında. Genel affa taraftar olanların oranı % 12, kalanı kararsızlar. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde affa karşı çıkanların oranı ise % 50. Dahası halkın % 50’den fazlası idam cezasının da geri gelmesini istiyor.
Sırası gelmişken açılım sürecine ilişkin olarak askerlerin tavrına da değinmekte fayda var. Milli Güvenlik Kurulu’nun açılıma destek vermesine şaşıranlara şaşırmamak elde değil. Askerler inisiyatifi Kuzey Irak’ta yaşanan çuval olayı ile kaybettiler. Mora isyanında başarısız olan Yeniçeri Ocağı’nın sonraki hiçbir çabasının ona eski itibarını kazandıramadığı hatırda tutulmalıdır. Bilindiği üzere Mora isyanında yeniçeriler başarısız olmuşlar ve bunun üzerine ocağın reformu gündeme gelmişti. Sancılı bir süreç oldu ama sonuçta yeniçeri ocağı kaldırıldı ve ardından Tanzimat ve batılılaşma hareketleri geldi. Aynı senaryoyu yeniden yaşıyor gibiyiz. Yeni Tanzimat Kürt Açılımı’dır. Tek fark o gün Tanzimatı ilan edenlerin ne düşündüklerini söyleyecek kadar yürekli olmaları bugünkülerin ise kendi istediklerini başkalarına söyletmeye çalışmalarıdır.
Gelelim ikinci soruya yani neden böyle bir açılıma ihtiyaç duyulduğu ya da bu açılım ile neyin hedeflendiği sorusuna… İddiaya göre bu açılımla beraber terör sona erecek teröre harcandığı iddia edilen –eski rakam 100 milyar dolar yenisi 200 milyar dolar- kaynaklar ülkenin ve bölgenin kalkınmasına harcanacaktır. Zira terörün sebebi bu açılımın yapılmamış olmasıdır. Hülasa açılımla beraber hem daha huzurlu hem daha zengin olacakmışız…
Ülkemizin en büyük talihsizliklerinden birisi, bir zaman önce başarısız olan Hükümetlerin halkı kandırmak için ortaya attıkları ‘kaynaklar güneydoğudaki çatışmaya gidiyor o yüzden kalkınma olmuyor’ iddialarına daha sonra gelen Hükümetlerin yöneticilerinin inanmalarıdır. Geçen 30 yıla bakıldığında Türkiye’nin yıllık savunma bütçesinin GSYİH’nın % 2-3’ü kadar olduğu görülmektedir. Rakamsal olarak bakıldığında güvenlik için yıllık harcanan tutarın da ortalama 13-15 milyar Dolar arasında olduğu anlaşılmaktadır. Şimdi nasıl oluyor da sadece terörle mücadele için 100 hatta 200 milyar dolar harcanmış oluyor anlamak mümkün değil. Hatta bazıları bu rakamları daha da artırıyorlar. Bu hesabı kim yapmış, ne zaman yapmış, nasıl yapmış bilinmiyor. Daha da önemlisi vatanın müdafaasının söz konusu olduğu bir durumda para hesabı ne demektir niye yapılır bu nasıl bir ahlaksızlıktır izahı mümkün değil. Her yıl bütçeden sadece faiz için ödenen meblağ milli savunma için ayrılan rakamın yaklaşık 3 katı iken ve sadece AKP Hükümetleri döneminde 2003-2008 yılları arasında (6 yılda) faize ödenen meblağ neredeyse 250 Milyar Dolara ulaşırken, terörle mücadeleye harcanan paranın hesabını yapanlar neden borç meselesini çözmek için açılım yapmazlar da Kürt açılımı yaparlar diye de ayrıca sormak gerekir.
Öte yandan bu tür açılımlar ile terörün sona ereceği iddiaları da inandırıcı olmaktan uzaktır. Dünyada bu ve benzeri açılımlar ile terör sorununu çözmüş bir ülke yoktur. Sık sık gündeme getirilen Bask modeli’nin de bırakın Türkiye’yi, İspanya’da bile ne kadar ayakta kalacağı belli değildir. Her modelim hıyar diyene tuz alıp seğirten yurdumun aydın zevatı bunları düşünmüş müdür bilinmez. Sadece İspanyanın çok kısa ve henüz sonucu belli olmayan tecrübelerinden yola çıkanların neden Yugoslavya, Rusya, Endonezya gibi ülkelerde yaşananları hiç ağızlarına almadıkları da ayrıca sorulmalıdır.
Bilimsel çalışmalara bakıldığında da terörle mücadelede asıl olanın kültürel haklar ya da demokratikleşme olmadığı görülmektedir. Terör hadiselerini uzun vadede sona erdirmenin yolu insanların dağa çıkmadan önce iki defa düşünmelerini sağlamaktır. Dağa çıkmaya aday olan kişi ‘dağa çıkarsam işimi aşımı eşimi kaybederim’ diye düşünebilmelidir. İşi aşı eşi kısacası kaybedecek bir şeyi olmayanın dağa çıkması kolaydır. İkinci olarak da dağa çıkmaya aday olan, çıkarsa mutlaka yakalanacağını ve cezalandırılacağını bilmelidir. Şimdi bir kimsenin dağa çıkması halinde kaybedeceği hiçbir şey yoksa ve çıktığında yakalanma ve cezalandırılma ihtimali düşükse bırakın kültürel hakları, herhangi bir sebeple dağa çıkması mümkündür. Unutulmamalıdır ki Anadolu tarihi biraz da dağda gezen eşkiyanın tarihidir. Ancak maalesef açılım konusunda yapılan tartışmalara baktığımızda bu iki unsurdan ne birini ne de öbürünü görmekteyiz.
Öte yandan ülkemizde terör hareketlerinin 2002 yılından sonra neden arttığına baktığımızda iki temel stratejik hata yapıldığını görmekteyiz. Bunlardan birisi 1 Mart tezkeresinin çıkmaması sebebi ile Barzani’nin elinin kuvvetlenmesi diğeri de idamın kalkması ile Apo’nun kendini rahat hissetmesidir. Hem Barzani hem de Apo’nun kendilerini rahat hissettikleri bir ortamda Türkiye’de huzur olmasını beklemek mümkün değildir.
Üçüncü soru olan zamanlama konusuna geldiğimizde Hükümetin üç hususu göz önünde bulundurduğu ancak asıl göz önünde bulundurması gereken dördüncü hususu hiç dikkate almadığı görülmektedir. Hükümetin dikkate aldığı üç husustan ilki ABD’nin Irak’tan çekilme planları ve zamanlamasına ilişkindir. Bu konuda detay bilgi aşağıda ‘kim?’ sorusu cevaplanırken verilmiştir. İkincisi Ergenekon Davası’na ilişkindir. Hükümet bu dava Yargıtay aşamasına gelmeden affın çıkarılmasını istemektedir. Zira Yargıtay aşamasında bazı sanıkların beraat etmesi söz konusu olabilecektir. O zaman hem PKK’lıları hem de Ergenekon’cuları birlikte affetme planları suya düşecektir. Üçüncüsü Apo’nun yol haritası açıklama girişimleriyle ilintilidir. Apo ile benzer açılımları hedefleyen Hükümet, ‘Apo söyledi Hükümet yaptı’ durumuna düşmemek için acele etmiştir. Zamanlamaya ilişkin olarak Hükümetin dikkate alması gerekip de dikkate almadığı asıl konu ise ekonomik krize ilişkindir. Hükümet bu zamanlamayı yaparken yaşanan ekonomik krizi ve yüksek işsizliği hiç dikkate almamıştır. Yaptığı stratejik hatalarla 2002 yılından sonra terörün artmasına katkıda bulunan Hükümetin Kürt Açılımı adlı bölücü projeyi ekonomi bir yangın yeri halinde iken başlatması ülkede etnik çatışma tohumlarının ekilmesi anlamına gelmektedir. Yugoslavya’da işsizliğin artması ile etnik nefretin gelişmesi arasında çok büyük paralellikler yaşanmıştır. Çok iyi incelenmesi gereken bir diğer örnek de Doğu Timor örneğidir. Belçika ve İspanya dışında bir Dünya göremeyen ilgililerin dikkatine sunulur…
Kürt açılımı adlı projenin içeriği, sebebi ve zamanlamasına böylece değindikten sonra sıra ‘açılımın nasıl yapılacağı’ sorusuna gelmektedir. İçeriği belli olmayan bir projenin nasılını cevaplamak çok zor ise de en azından açılımın muhatabı kim olacak babında bazı şeyler söylemek mümkündür. Hükümete göre açılımın amacı terörü bitirmektir ancak teröristler muhatap alınmayacaktır. Terörü bitirmek için açılım yapıp teröristle görüşmeme fikri çelişkili görünmekle beraber, açılımın asıl sahibi kim sorusu cevaplandırıldığında bu çelişki kısmen de olsa ortadan kalkmaktadır.
Böylece son sorumuz olan kim sorusuna gelinmektedir. Açılımı kim yapmaktadır ve açılımın muhatabı kimdir? Göründüğü kadarıyla açılımın arkasındaki asıl güç ABD’dir. ABD sözde çabalarını Afganistan üzerinde yoğunlaştırma gerekçesi ile Irak’tan asker çekme kararı almıştır. ABD’nin Irak’tan ayrılması durumunda gerek Sünni ve gerekse Şii Arapların Kuzey Irak’ta konuşlanan eşkiyaya aman vermeyeceği tahmin edilmektedir. Dolayısıyla Barzani için bölgede bir koruyucuya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu işe en uygun aday da Türkiye’dir. Ancak Türkiye ile Barzani arasında PKK sebebiyle bir gerginlik yaşanmaktadır. Bu gerginliğin ortadan kaldırılması için PKK’nın en azından belirli bir süre için tasfiye edilmiş gibi gösterilmesi gerekmektedir. Zira Kandil dağındaki PKK Türkiye’nin Irak’a giriş biletidir –ki bundan en fazla Barzani rahatsız olmaktadır- ve PKK’nın bölgedeki varlığı Irak’taki Merkezi Hükümeti Ankara’nın doğal müttefiki konumuna getirmektedir. PKK kısa süreliğine tasfiye edilmiş gibi gösterilirse Türkiye ve Barzani arasındaki gerginlik azalacaktır. Öte yandan Türkiye’nin Irak’ta kurulmakta olan Kürt devletine yönelik müdahalelerinin meşru zemini de bu şekilde zayıflatılmış olacaktır. Ve hatta AKP iktidarda kaldığı sürece Türkiye’ye Barzani’yi koruma ve kollama görevi de verilebilecektir. Ayrıca çıkarılacak bir af ile eskisinden daha güçlü bir noktaya taşınacak olan PKK gelecekte Türkiye’ye karşı daha etkin bir şekilde kullanılabilir duruma gelecektir.
Özetle açılımın arkasındaki güç ABD’dir. Uygulama doğal olarak Hükümet tarafından gerçekleştirilecektir. Muhatap ise terör örgütü olacaktır. Ancak bu muhataplık belki doğrudan değil de dolaylı yoldan ABD ve Barzani üzerinden yürüyecektir. Açılımın içinde ne olacağı ve nasıl bir süreç ortaya çıkacağı da yine ABD-AKP-PKK üçgenindeki doğrudan ve dolaylı görüşmelere göre şekillenecektir.
Sonuç olarak şunu eklemek isterim ki kanaatimce Türkiye’nin asıl sorunu terör değildir. Sorunun terör olduğu kabul edilse dahi çözüm açılım hiç değildir. Ya nedir asıl sorun? Asıl sorun Türkiye’yi yönetenlerin doğaları gereği küçük düşünmeleri ve durumu kavrayamamalarıdır. Kısa vadede sorun bölücülüktür ve bu anlamda asıl tehdit Barzani eşkiyasından gelmektedir. PKK Türkiye açısından ciddi bir tehdit olma niteliğini kaybedeli uzun bir zaman olmuştur ve şu an için sadece Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesi için bir bilet vazifesi görmektedir. Uzun vadede sorun Türkiye’nin kalkınması ve güçlenmesi sorunudur. Misyonu, nüfusu, ekonomisi ve askeri gücü birinci sınıf olan bir Türkiye için PKK, Barzani gibi hususlar teferruat olacaktır. Asıl çözüm de bu güçlü Türkiye’yi yaratmaktan geçmektedir ki bu konuyu İnşallah başka bir yazımızda ele alacağız.
Son söz: Bir yerde küçük insanların gölgeleri büyüyorsa o yerde güneş batıyor demektir.
Tanrıkut
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder